11 Şubat 2010 Perşembe

bisiklet

bisiklet

Bisiklet, insan gücüyle yürütülen, iki tekerlekli bir taşıt aracıdır. 1790 yılına gelinceye kadar, iki teker­lekli bütün taşıtların tekerlekleri birbi­rine paraleldi. O tarihte Kont Sivrac, tekerlekleri yan yana değil de, arka arkaya olan ve bugünkü bisikletin ilkel bir örneği sayılabilecek bir araç yaptı. Bu tekerlekler, aynı zamanda üzerine oturulabilecek bir tahta parçasıyla bir­birlerine bağlıydılar. Kont'un Fran­sızca'da "hızlı-gider" anlamına gelen "selerifer" adını verdiği bu araç, eller düşey bir kola tutunmuş olarak ve ayakları art arda yere vurup hız al­mak suretiyle yürütülebiliyordu. Daha sonra, Fransız Büyük Devriminin Direktuvar döneminde, gösteriş düşkünü gençler, bu araca pek merak sardılar. O çağda, oturulacak yerleri at, deniz kızı, yılan ya da aslan biçi­minde olan ve "velosipet" denilen bi­sikletler ortaya çıktı. 1818 Nisan'mda, Paris'liler, Tuileries Sarayı'nın bahçe­sinde, Baron Drais von Sauerbronn'u, kendi buluşu olan oynar-direksiyonlu bir "velosipet"le dolaşırken gördüler. Bu âlet, çok geçmeden, Fransa'da ve ingiltere'de büyük ilgi gördü. 1855'te François-Pierre Michaux adındaki ara­ba yapımcısı, bisikletin ön tekerleğinin miline bir pedal takmayı denedi. Böy­lece, bisikletin hızı, hareketi sağlayan ön tekerleğin çapına bağlı oluyordu. Bunun sonucu olarak, ön tekerleğinin çapı 1,5 metreyi bulan, arka tekerleği ise oldukça küçük bisikletler yapıldı. Ne var ki, bu bisikletlerin üzerinde dengede durabilmek, gerçekten cam­bazlık isteyen bir işti. Araçta bir fren düzeni de yoktu. Binici, ancak bisik­letten atlamak suretiyle inebiliyordu. 1879'da ingiliz Lawson, pedalın hare­ketini bir zincirle arka tekerleğin mili­ne iletmeyi gerçekleştirdi. Aracın ön tekerleği yine büyük çaplıydı. 1885'te J. K. Starley, iki tekerleği de aynı çapta olan bir bisiklet yaptı; "Ro­ver" adını verdiği bu bisikletin bugün­kü bisikletlerden pek farkı yoktu. Da­ha sonra bisiklete, araç hızla giderken ya da bir yokuşu inerken, pedalın dön­memesi için zinciri boşa almayı sağla­yacak düzen ile fren ve vites düzenleri ilâve edildi.

Süt asit mi bazmı

Süt asit mi bazmıdır sorusunu çok sık alıyoruz. Süt baz eğilimli bir sıvıdır. Buna tam asit yada baz diyemez. Fakat süt baz yogunluktadır. Patateste baz eğilimlidir. patates asit mi baz mı patates asitmi bazmı gibi sorularda sık sık gelmektedir.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Evimizdeki makinele

dikiz deliği

Görünmeden görmek, insanoğlunun en eski isteklerinden biridir. Bu istek, ef­sanelerde, peri masallarında, hattâ mo­dern hikâye ve romanlarda bol bol dile getirilmiştir.

Dışardaki insanların meraklı bakışla­rından korunmak için birtakım düzen­ler yapılmıştır: Pancurlar, jalûziler, perdeler gibi... Dış kapılara yerleştiri­len dikiz delikleri ise, görünmeden görmeyi sağlayan araçlardır. Dikiz deliği, küçük bir mercekten ya­pılmıştır. Tıpkı dürbünün tersiyle ba­kıldığında olduğu gibi, kapı önündeki sahanlığın küçük bir görüntüsünü verir.

elektrik zili

Elektrik zilinde, önünde salınır bir ar­matür bulunan küçük bir elektromık­natıs vardır. Akım geçtiği anda, elekt­romıknatıs, armatürü çeker. Armatü­rü taşıyan yay - şerit, dokunmakta ol­duğu bir diğer yay - şeridin kontaktö-ründen ayrılır ve devre açılmış olur. Bunun üzerine birinci yay - şerit, ar­matürü eski yerine getirir. Temasın tekrar sağlanmasıyla, akım yeniden ge­çer. Armatür çekilince, devre yine açı­lır ve bu böylece, düzenli olarak sürüp gider. Titreşen armatür ise, zilin çanı­na hafif hafif ve kesik kesik vurarak, onun çalmasını sağlar.

elektrik tavası

Elektrik tavası, kızartmaların çok kısa bir süre içinde yapımını sağladığı gibi, yağ dumanlarını ve kızartma kokuları­nı da hatırı sayılır ölçüde azaltır. Termostatları çift maden şeritli olan elektrikli tavalar, 180 - 200 santigrat derece ısı sağlarlar. Bazı elektrik tava­larının "termoplonjör" adı verilen ısı­tıcı rezistansları, yağa batmış durum­dadır; bazılarının rezistansı ise, kabın gövdesi içine gömülüdür. Elektrik ta­vasının kabı, paslanmaz, çelikten, alü­minyumdan ya da alüminyumun diğer madenlerle olan alaşımından yapılmış­tır. Kabın oturmalıkları plâstiktendir.

buzdolabı

Buzdolabı çalışırken duyduğumuz vın­lama, bir motor sesidir. Çalışmakta olan bir motor, her zaman sıcaklık verir. Buzdolabında ise, tersine, soğukluk sağlamaktadır.

Buharlaşan bir sıvı, çevresini soğutur; sıvının buharlaşmasıyle elde edilen küçük kalori sayısı, motorun sağladığı kalori sayısından üstündür, işte bu prensipten yararlanılarak, buzdolapla-rında mekanik soğutma yapılır. Buzdolaplarında genellikle amonyak, metil klorür, freon gibi kolayca buhar­laşan, soğutucu sıvılar kullanılır. Evle­rimizde besin maddelerini bozulmadan saklamaya ve buz yapmaya yarayan buz­dolapları, sıkıştırma (kompresyon) yoluyla çalışan soğutuculardır. Buzdolabında başlıca şu parçalar yer alır: Buharlaştırıcı, sıkmaç (kompre­sör) ve kondansör. Bunlar, aralarında kapalı bir dolaşım sağlayacak biçimde bir boru düzeniyle birbirlerine bağlıdır. Soğutucu sıvı, buharlaştırıcıda buhar­laşır. Buharlaşırken de, buharlaşma ısısı­nı çevresindeki donmaz havadan ya da sıvıdan alır, yâni çevresini soğutur. Bir elektrik motorunun çalıştırdığı kompresör, buharı emer ve sıkıştırıp sıvılaştırarak kondansöre gönderir. Kondansör ise aldığı kalorileri dışarı verir.

Normal bir buzdolabı, en sıcak havada bile — 15 santigrat derecelik bir soğut­ma sağlayabilir.

ekmek kızartacağı

Ekmek kızartmada kullanılan âletle­rin en basiti, bir ocak üzerine konulan ızgara telidir. Bu iş için ızgara teli ye­rine, madenî bir kafesle desteklenmiş bir amyant levhadan da yararlanılabi­lir. (Amyant, ateşe dayanıklı liflerden oluşmuş bir madendir; bu yüzden yan­maz kumaş dokumacılığında da kulla­nılır.) Modern ekmek kızartacakları elektriklidir. Bunlar, bir termostat ve küçük bir mekanik düzenle donatılmış­lardır. Bu âlette, ekmek dilimleri kı­zardıkları zaman, ısıtıcı rezistansı bes­lemekte olan akım kesildiği gibi, dilim­ler de oldukları yerden dışarı fırlarlar.

 

çamaşır makinesi

Çamaşır makinesiyle çamaşır yıkama işine ne ince ve ayrıntılı elektrik olay­larının karıştığını bilir misiniz?- Bu olaylar sayesindedir ki, sabunlu sularla çıkan kirler, tekrar çamaşırlara bu­laşmazlar. Şöyle ki, temizleme madde­lerinin daha da artıracağı bir eksi elek­trik yükü, hem kumaşın dokusuna, hem de atılacağı kir parçacıklarına uygulanır. İki eksi yük birbirini ite­ceğinden, kirler de kumaşın dokusun­dan ayrılırlar. Bugünün gelişmiş çamaşır makineleri, suyu ısıtma, çalkalama (bir elek­trik motorunun çalıştırdığı kasnak ve paletlerle), kullanılmış suyu bo­şaltma ve temiz çamaşırı sıkıp kurut­ma işlemlerini yapabilecek bir düzene sahiptirler. İşlerin otomatik olarak yürüyebilmesi için, bu makinelerde bir termostat (ısı ayarlayıcı aygıt), bir senkron motoru (zaman ayarlayıcı aygıt) ve bir şamandıra (su düzeyini ayarlayıcı aygıt) bulunur. Elektronik tekniği, ev işlerini de çok kolaylaştırmıştır. Ev kadını, çamaşır makinesi için gerekli çalışma progra­mım hazırladıktan sonra kendini rahat­lıkla başka işlere verebilmektedir. En­düstride kullanılan çamaşır makineleri, teknik imkânlar bakımından daha da zengindirler.

elektrikli kahve değirmeni

Baharat öğütmeye yarayan el değirmen­leri, çekirdek kahveyi öğütmekte de yüzyıllarca kullanılmıştır. Bugün hâ­lâ pek çok Türk evinde, bu el değir­menlerinden vardır. Batı ülkelerinde ise. artık bunlara birer antika eşya gö­züyle bakılmakta ve elektrikli kahve değirmenleri kullanılmaktadır. Elek­trikli kahve değirmeninin üst kısmın­da, çekirdek kahvenin konulduğu bir kap vardır. Kabın içinde de, bir keskin kanat bulunur. Değirmenin gövdesin-deki motorun döndürdüğü bu kanat, kahveyi öğütür.

cilâ makinesi

Ortaçağ insanları, baldan hem şekerli bir besin maddesi olarak yararlandılar, hem de balmumu elde ettiler. O devrin insanları, balmumuyla mühür, meşale, mum yapıyorlardı. Günümüzde balmu­mu, arıtılıp beyazlaştırıldıktan sonra, güzellik kremlerinin yapımında; sarı ha­liyle de mobilya ve tahta döşemeleri parlatmak için kullanılmaktadır. An­cak, tahta parkelerin cilâlanması zor ve yorucu bir iştir. Ama, elektrikli cilâ makineleriyle, bu işin kolayca üstesin­den gelmek mümkündür. Özel fırçalar ve bir keçe parçası ile donatılmış olan makine, döşemeyi temizler ve parlatır.

alafranga kahve cezvesi

Alafranga kahve cezvesi, içine.çekilmiş kahve konulan, küresel ve dibi delik bir kaptan meydana gelmiştir. Kaynar su, çekilmiş kahvenin üzerine dökülür. Bu su, kahvenin tadını kokusunu ve rengini aldıktan sonra, cezvenin dibi­ne süzülür. Ayrıca, çamaşır makinesi gibi çalışan: üst üste oturmuş, geçişli iki kaptan meydana gelme, basınçlı cezve­ler de vardır. Bu cezveler ısıtıldığı za­man, küre kap içindeki havanın basın­cıyla, su, yukarı çıkar. Isıtma bitince de, kahveyle birlikte yeniden aşağı.

bulaşık makinesi

İşte, uzun yorucu bir ev işini kolaylaş­tıran bir makine daha!.. Bulaşık maki­nesinin çalışması, çamaşır makinesinin-kine benzer. Nitekim hem çamaşır, hem de bulaşık yıkayan makineler vardır. Bulaşık makinesinin kafesli sepetlerine konulan bulaşıklar, bir fıskiyeden çı­karcasına fışkıran ve arasıra da done döne gelen suyla çalkanıp yıkanırlar. Ayrıca sepetler de kendi eksenleri çev­resinde dönerler. Yıkanmış kaplar ve âletler, buharla sterilize edilirler. Bun­ları, gerekince kullanmak üzere, maki­nede dizili bırakmak da mümkündür.

elektrik ütüsü

Bugünün elektrik ütüsü hafif, kulla­nışlı, pırıl pırıl krom ya da nikel kap­lı, üzerinde yalıtkan bir tutamağı bulu­nan bir âlettir. Ütünün parlak ve pas­lanmaz tabanı, kumaşın üzerinde ko­layca kayar. İç tarafında bir ısıtıcı re­zistansı vardır. Akım geçerken, âletin kırmızı lâmbası yanar. Bir termostat da ütünün sıcaklığını ayarlar. Ütüle­cek kumaşın keten, pamuklu, yünlü olması gerekir.

fön

Madensel bir mahfazanın içine ısıtıcı bir rezistansla birlikte bir vantilatör yerleştirin (vantilatörü çalıştırmak için bir elektrik motoru ve bu motora akımı iletecek yumuşak bir kordon yeterlidir). Bu mahfazanın üzerine hava delikleri açın ve mahfazaya bir de tutamak ekleyin. Böylelikle, <I>fön </I>denilen saç kurutma âletini elde etmiş olursunuz. Âlet, hem soğuk, hem de sıcak hava üfürebilir. Nitekim, fön'ün komütatö-rünü üç ayrı durunla getirmek müm­kündür. Birinci durumda âlet stop eder. ikinci durumda yalnızca vantila­tör çalışır. Üçüncü durumda ise van­tilatör çalıştıktan başka, elektrik akımı rezistansı ısıtır ve fön, sıcak hava verir. Lüks otellerle lokantalarda kullanılan el kurulama âletleri de aşağı yukarı fön'e benzerler. El yıkama yerlerinde, duvarlara asılı olan ve istenilen yöne çevrilebilen bu âletlerin üfürdükleri sıcak hava, müşterilerin ellerini birkaç saniyede kurulayıverir. Kuaför salonlarında. mizanpili için kullanılan fön'ler, bir ayak üzerine oturtulmuştur. Fön'ün kask'ı, ıslak bi­gudilere sarılmış ve başın üstünde filey­le sımsıkı toplanmış saçları tamamen örter. Müşteri, saçları kuruyana kadar, fön'ün üfürdüğü sıcak havayı hisseder ve çıkardığı sürekli uğultuyu duyar. Buna karşılık, konuşmaları işitmez. Bu yüzden, bazı fönler, müzik dinlemeyi sağlayan kulaklıklarla donatılmıştır.

şofben

Özellikle banyolarda sıcak su elde etme­ye yarayan şofbenler, havagazı, bütan-gazı gibi gaz yakıtlarla ya da elektrikle çalışırlar. Caz yakıtla çalışan şofben, iki ayrı borudan gaz ve soğuk su alır, bir üçüncü borudan da sıcak su verir. Elek­trikli şofbende ise, sıcak su, aygıtın haznesine daldırılmış bulunan bir elektrik rezistansının verdiği ısıyla sağ laııır. Şofbenler, anî-ısıtmalı ve sıcak su-biriktirmeli olmak üzere iki çeşittir­ler. Anî-ısıtmalı şofbenden, aygıt çalış­tırıldığı sürece sıcak su alınabilir. Sıcak su-biriktirmeli şofbeni sürekli çalıştır­maya gerek yoktur.

elektrik süpürgesi

Bugün elektrikli âletler satılan bir ma­ğazaya girip de: Bana çeşitleri­nizi gösterir misiniz?" Diyecek olsanız, satıcı herhalde gözlerini faltaşı gibi açarak, yüzünüze bakakalır. Oysa 1906 yılında, Fransa'da, Robert Bimm tara­fından yapılan ilk toz-emici, adını taşımaktaydı. elle çalıştı­rılan bir pompa aracılığıyla işliyordu. Tabiî, yapımcılar buna bir elektrik mo­toru takmakta gecikmediler. Günümüzde kullanılan modern elek­trik süpürgeleri, üç grupta toplanabilir. Birinci grupta düşey hazrıeli'ler, ikinci­sinde şaryo veya kızak üzerine oturtul­muş yatay silindirli'ler üçüncüsünde de yer halılarının ve kilimlerinin tozunu almaya yarayan torbah'laryer almakta­dır.

Buluşuyla başlı başına bir endüstri da­lının doğmasına yol açan Robert Kim­ini saygıyla anmalıyız. Üzerlerine, te­mizliği yapılacak yere göre parçalar (dar, düz ya da boru biçiminde ve fır-çalı emiciler) takılabilen elektrik sü­pürgeleri sayesinde, hem büyük bir ko­laylık ve çabuklukla, hem de en sıhhi bir şekilde toz alma imkânı gerçekleş­miştir. Artık, her sabah pencerelerden silkelenen toz bezlerinin, balkonlara çı­karılıp pat-pat dövülen halıların man­zarasına elveda diyebiliriz. Hergün bi­raz daha kirlenen şehir havası hiç de­ğilse bu tozlardan kurtulmuştur.

elektrikli tras makinesi

Elektrikli traş makinesi, susuz ve sa­bunsuz traş olmayı sağlayan, kullanılı­şı kolay, emniyetli ve zevkli bir âlettir. Makinenin plâstik gövdesi içinde, kü­çük bir elektrik motoru vardır. Maki­nenin modeline göre, bu motor, bir bı­çak düzenini ileri geri çalıştırır ya da üzeri keskin ve kıvrık kanatlarla dona­tılmış bir kursu döndürür. Makinenin üst kısmında bulunan bir tarak, kılları dik tutmaya yarar ve böylelikle deriyi kesilmekten korur. Motor, akım gerili­mine göre ayarlanabilir.

 

dikiş makinesi

Dikiş makinesinde iğnenin deliği, dikiş iğnesindekinin tersine, iğnenin küt tarafında olmayıp, ucundadır. Makara­dan gelen iplik, bu delikten geçer. Makine çalışırken, iğnesi düşey yönde inip çıkar. Makinenin alt kısmında ise. içinde iplik sarılı bir masura bulunan bir mekik vardır. Makine çalışırken bu mekik iki yana gidip gelir. İğne aşağıya inip kumaşı deldiği zaman, mekikten gelen iplikle bir ilmik meydana getirir, yukarıya çıkınca da bu ilmiği sıkar. Bu hareketin tekrarlanmasıyle, dikiş ger­çekleşmiş olur.

Vantilatör

Rüzgâr gücüyle kanatları dönen yelde-ğirmeni ya da yel estikçe kendiliğinden ses veren rüzgâr harpı, bir çeşit almaç­tırlar. Tıpkı birer hava motoru gibi çalışırlar. Hava motorları tersinir ma­kinelerdir. Nitekim, hareketsiz duran bir havanın içinde, hava motoru ça­lıştırılacak olursa, durgun hava hareke­te geçer. Hava motoru hangi yönde dö­nüyorsa, hava akımı da o yönde gider, işte bu prensipten yararlanılarak, van­tilatörler yapılmıştır. Bunlar, bir elektrik motorundan sağla­dıkları mekanik enerjiyi, pervaneleriy-le hava akımına dönüştürürler. Aygı­tın üzeri, bir kazaya yol açmamak ama­cıyla, koruyucu bir kafesle örtülmüş­tür. Bazı vantilatörler, daha geniş bir alanı serinletebUmeleri için döner ek­senli yapılmıştır.

Endüstride, fabrikaların ve maden ocaklarının havalandırılmasında çok güçlü vantilatörler kullanılır. Vantilatörlerin pek çok çeşidi vardır: Çark kanatlı tekerleği olan tepkili van­tilatör, çok paletli bir pervanesi bulu­nan helisel ve oldukça kuv­vetli basınç sağlayan döner kompresör gibi...

Helisel vantilatörler, fabrikaların ve apartmanların havalandırılmasında işe yaradıktan başka, değişik hızdaki hava akımları altında makine, parçalarının sağlamlığının incelendiği körük takım­larında da kullanılırlar.

gaz sayacı

Havagazı sayaçları sulu vekuru olmak üzere iki çeşittir. Sulu sayaçlarda, ay­gıtın bir bölümü suyla doludur. Hava­gazı, sayacın küçük bölmeleri içinde­dir. Gaz harcandığı zaman, bu küçük bölmeler, gazın akışının etkisiyle, bir eksenin çevresinde ve bir bütün halin­de dönerler. Bu dönüşle birlikte, met­reküp bölüntülü sarfiyat göstergesi de çalışır.

Gaz bölmeleri, sayacın giriş ve çıkış ağızlarıyla nöbetleşe olarak bağlantdı-dır. Bu ağızlar o şekilde düzenlenmiş­tir ki, her defasında ağızlardan ancak birisi su yüzüne çıkar. Ağızların açılıp kapanması, bir hidrolik aygıtla gerçek­leşir. Sulu sayacın basit olmasına kar­şılık, bir sakıncası vardır: Aygıtın doğ­ru çalışması, içindeki suyun düzeyi­nin sürekli olarak aynı kalmasına bağ­lıdır. Oysa, buharlaşma sonucu, suyun düzeyi alçalacağından, sayaca, belirli zamanlarda su konulması gerekir. Kuru sayaçlarda böyle bir işleme ge­rek yoktur. Bunlarda sayaç bölmesi, gaz geçirmez bir hareketli körükle iki­ye ayrılmış bir kasadır. Bir dağıtım çek­mecesi aracılığıyla, bu bölmelerden bir tanesi sayaca giren gazla, öbürü ise sa­yacın çıkış ağzıyla bağlantılı durumda­dır. Gazın basıncının etkisiyle körük açılır ve bölmelerden biri boşalırken, öbürü gazla dolar. Boşalma sona erin­ce, aynı işlem bu defa tersine olarak tekrarlanır ve bu böylece sürüp gider.

elektrik anahtarı

Bugün evlerimizde, elimizin altında bulunan elektrik anahtarlarının çeşitli modelleri vardır. Bunların bir kısmı çevirilerek (bu model oldukça eskidir), bir kısmı üzerine parmakla basılarak çalışır. Bazıları duvarda değil, yumu­şak bir kordon üzerindedir. Elektrik anahtarının içinde bulunan, hareket edebilir bir iletken bakır par­çası, elektrik devresinin anahtara giren teli ile anahtardan çıkan teli arasında bağlantı kurar. Anahtar çevrilince ve­ya düğmesine basılınca, bu iletken par­ça, elektrik devresini açar veya kapar.

elektrik otomatiği

Elektrik otomatiği, binaların ve kori­dorların ortaklaşa kullanılan merdi­venlerini kısa ve belli bir süre için ay­dınlatacak şekilde kurulmuş bir elek­trik düzenidir. Bu düzen, birkaç daki­ka (genellikle üç dakika) boyunca ça­lışarak, binanın merdivenlerinden inip çıkan ya da koridorlarından geçen kimselere aydınlık sağlar. Elektrik otomatiğinin, bir eksen çevre­sinde salınan ve elektrik şebekesine bağlı, madensel çubuktan bir komütatörü vardır. Komütatörün bir" ucunda bir denkleştirme ağırlığı; öbür ucunda da, bir bobin üstünde asılı duran bir demir göbek bulunur. Komütatör ayrı­ca, çalışmadığı sürece kontağa yönel­miş bir madensel çubukla donatılmış­tır. Ve nihayet bu komütatör, gliserinli bir hidrolik fren pistonunun çubuğu­na, üstten eklemlidir. Elektrik otomatiğinin düğmesine basıl­dığı zaman, bobini besleyen devre ka­panır. Demir göbek o anda bobin tara­fından kapılarak bobinin içine girer. Aynı zamanda frenin pistonu yükselir; madensel çubuk aşağı inerek, karşısın­daki kontağa değer ve böylece, üzerinde lâmbanın bulunduğu devreyi kapa­yarak lâmbayı yakar. Denkleştirme ağırlığı ise, ilk, yâni düzen çalışmaya başlamadan önceki durumuna ağır ağır gelecektir, zira pistonun freni tarafın­dan yavaşlatılmaktadır. Frenin pistonu da, gerçekten engellenmiş durumdadır. Çünkü silindirin içindeki yapışkan sı­vıyı, silindirin çeperleri arasında ak­maya zorlamaktadır. Sıvının akış hızı yavaşlatılmakla, denkleştirme ağırlığı­nın başlangıçtaki yerine geliş hızı ya­vaşlatılır. Böylece, aydınlanma süresi­nin uzaması sağlanır. Bu süre. bir saat sisteminin dakikalara bölümlenmiş kadranındaki ibreyi çevirip, istenilen bölüntü üzerine getirilerek belirlenir.

elektrik sayacı

Elektrik sayacının küçük camından içeri bakacak olursak, alüminyumdan bir tekerlek görürüz. Evimizde bir lâm­ba yanıyorken, bu tekerlek ağır ağır döner; bütün lâmbaları yaktığımızda, tekerleğin hızla döndüğünü görürüz. Bu tekerlek, sayacın motoru olup, ekse­niyle, sayacın, üzerinde rakamlar bu­lunan kadranına bağlıdır. Motor, iki bobinin yarattığı alternatif akımlarla döner ve bir mıknatısın kolla­rı arasından geçer. Motorun dönüş hızı, sayacın bölüntülü kadranına iletilir ve böylece, harcanan elektrik akımının miktarı anlaşılır.

elektrik sigortası

Elektrikli araçları besleyen teller, ba-zan birbirlerine değebilirler. Elektrik akımı, böyle durumlarda, aracın rezis­tansına uğramadan, doğrudan doğruya bir telden öbürüne geçer. Tehlikeli Tûsa devreler işte böyle oluşurlar. Bu tür kazalar, elektrik sigortası dediğimiz devre-kesiciler sayesinde önlenir. Elek­trik sigortası, porselenden bir yalıtkan plâkanın iki ucu arasına yerleştirilmiş bir kurşun ya da kurşun-bakır karışı­mı telden meydana gelmiştir. Bu tel, yeğin bir elektrik akımının etkisiyle ergiyerek, devreyi keser.

termostat

Termostat, bir makinenin ya da bir ye­rin sıcaklığını önceden belirtilmiş bir düzeyde tutmayı sağlayan otomatik bir âlettir. Bugün buzdolabı, kalorifer, şof­ben, elektrik ütüsü gibi birçok elektrik­li ev eşyasını donatan termostatlar, ma­densel çubukların ısı etkisiyle genleş­mesi prensibine dayanılarak yapılmıştır. Meselâ, bir şofbende, haznedeki suyun sıcaklığı 95 santigrat dereceyi geçecek olursa, şofbenin termostat anahtarı oto­matik olarak açılır ve ısıtmayı sağlayan akımı keser. Suyun sıcaklığı 85 santi­grat derecenin altına düşünce de, anah­tar, yine otomatik olarak kapanır.

elektrikli yorgan

Bugün kullanılmakta olan elektrikli yatak ısıtacaklarının ilki, içi kum dolu ve üzeri yumuşak yünden bir kılıfla örtülü, madensel bir silindirdi, içinde bir elektrik rezistansı bulunan bu si­lindire, birkaç dakika alçak gerilimli akım verilir ve bu akım, araçta bir ısı birikimi meydana getirirdi. Bu ısıtıcı sayesinde, artık, yanma ya da yatağa su sızma tehlikesi kalmamıştı. Elektrikli yorganın rezistansı, yorga­nın iki yüzü arasına yerleştirilmiş amyant tellerle yalıtılmıştır.

kalorifer ve merkezden ısıtma

Kaloriferlerin ya da merkezden ısıtma döşemlerinin radyatörlerinde, ısı iletme aracı olarak dolaşan hava, su veya bu­har, daha önce bir ya da birkaç kazan­dan geçer. Bu sistemlerde, kazanlar kö­mür, mazot ve ağıryağ gibi yakıtlarla ısıtılır.

İlk merkezden ısıtma sistemlerinden birisi, sıcak hava kaloriferidir. Bu sis­temde ısıyla hafifletilen hava, borular­da kendiliğinden yükselerek, ısı ağız­larına ulaşır.

Çok büyük yapılarda, sıcak hava, ısıt­ma bataryaları ve kuvvetli vantilatör­lerle donatılmış, "aeroterm" denilen aygıtlarla ısıtılıp püskürtülür. Sıcak su dolaşımıyla sağlanan ısıtma­da, su kazanlardan geçen borularla radyatörlere ulaşır. Tesisatın en üst kısmında, iyice dolu bir genleşme haz­nesi vardır. Bu hazne, ısıtmanın düşük basınçta (suyun dolaşımı yalnızca yo­ğunluk farkıyla sağlanır) ya da yüksek basınçta (çok sıcak suyun dolaşımı pompalarla hızlandırılır) oluşuna göre açık havaya açılır veya kapanır. Ayrıca, ısı-yayımı yoluyla da merkezî ısıtma yapılabilir. Isı - yayımı, zemine ya da tavana gömülü, sıcak suyla bes­lenen, sarma] borular biçimindeki ısıt­ma yüzeyleriyle sağlanır. Merkezden ısıtma sistemleri, günden güne daha da merkezîleşme yolunda­dır. Modern merkezden ısıtma tesisle­riyle, bir kazan grubu sayesinde, blok yapıları toptan ısıtmak mümkün ol­maktadır.

Bir de kaloriferle konutlararası ısıtma vardır. Bu sistemde kalorifer şebekesi, tıpkı su, elektrik ve havagazı şebekeleri gibi, kilometrelerce uzaklıklara kadar yayılmakta ve ısıyı konuttan konuta dağıtmaktadır.

Sibirya'da, yer altında çok zengin sıcak su yatakları keşfeden Sovyetler, bu kaynaklardan, koca bir ülkeyi ısıtmada yararlanmak üzere projeler hazırla­maktadırlar. Bu projeler gerçekleşirse, söz konusu bölgede ısıtmayı çok ucuza mal etmek mümkün olacaktır.

 

elektrik sobası ve radyatörü

Elektrik sobası ve radyatörü, içlerine yerleştirilmiş elektrik rezistanslarının elektrik akımı tarafından ısıtılmalıyla çalışırlar. Yâni bu aygıtlarda elektrik enerjisi, ısı enerjisine dönüşür. Bu ısıt­ma araçları, genellikle alüminyumdan, çelikten ve dökme demirden yapılırlar. Elektrik sobaları, çalıştırılınca çabuk ısınan, buna karşılık, kendilerini bes­leyen elektrik akımı kesilince de ça­buk soğuyan aygıtlardır. Kapalı, ışımalı ve üfürmeli olmak üzere üç çeşittir­ler. Kapalı elektrik sobalarının ısıtma bobinleri bir mahfaza içindedir. Yâni içinden akım geçen bobinin ışığı, dışar­dan görülmez. Bunlar ısı-yayma yoluy­la sıcaklık verirler.

ışımali elektrik sobaları, ısı yansıtma yoluyla ısıtırlar. Bu sobalarda ısı, ma­denden ve parlak yüzeyli bir yansıtaçla istenilen yöne yansıtılır. Üfürmeli elektrik sobaları ise vantila­törlüdür. Sobanın içindeki vantilatör, arkadan emdiği havayı, önünde bulu­nan rezistanslara doğru üfler. Görünür ışıklı elektrik sobalarının en yaygınları, parabol biçimindeki elek­trik sobalarıdır.

Elektrik radyatörleri ise, ısıbiriktirmeli araçlardır. Bunların içinde sıcak su yerine genellikle sıvı yağ dolaşır. Bu tip radyatörler, sıcaklıklarını uzun süre devam ettirirler.

kibrit

ilk kibritler, ince ve küçük odun çöp­lerinin eritilmiş kükürt içine batmlıp çıkarılmasıyla yapılmaktaydı. Bunları tutuşturabilmek için, yanmakta olan bir başka cisimle temas ettirmek gere­kiyordu.

Kimyasal kibritler ise, geçen yüzyılın başında ortaya çıktı. Bunlar da ancak zaçyağına batınlarak alev alabildikle­rinden, tehlikeliydiler. Kibrit yapımın­da beyaz fosforun kullanılması ise, bu maddenin zehirleyici olması bakımın­dan sakıncalıydı.

Bugün, milyonlarca insan arasından acaba kaçı, bu dikdörtgenler prizması biçimindeki kibrit çöpünün başında hangi maddenin bulunduğunu ve kutu­nun kenarına sürtülür sürtülmez ne­den alev aldığını doğru olarak bilebi­lir? Gerçekten de kibrit başı, oldukça karışık bir bileşimden meydana gel­miştir. Önceden parafinlenen kibrit çöpünün baş kısmında, genellikle şu beş maddenin karışımı bulunur: Po­tasyum klorat, mangan dioksit, potas­yum bikarbonat, antimon sülfür ve cam tozu... Bileşimi böyle olan kibrit­ler emniyetlidirler; bunlar, kükürt başlı kibritler gibi, herhangi bir sert düzeye sürtülmekle tutuşmazlar. Bun­ların yanabilmesi için, kibrit kutuları­nın yanlarında bulunan bir sürteceğe gerek vardır. Bu sürtecek, üzerine kır­mızı fosfor ve cam tozu yapıştırılmış bir zımpara kâğıdından yapılmıştır.

sifon

Sifon, kanalizasyona boşaltılması gere­ken suyun gitmesine engel olmaksızın, boşaltım borusundaki kötü havanın yukarı çıkmasını önler. Dikkat edilirse, lavaboların ya da tuva­let küvetlerinin altlarındaki boruların U biçiminde kıvrık oldukları görülür. Borunun bu kıvrık kısmını dolduran su, hepimizin bildiği bileşik kaplar kanunu gereğince, sürekli olarak den­gede kalır. Bir tıkaç ödevini gören bu su boşalır boşalmaz, yerine yenisi dolar. Bir kap içinde bulunan sıvıyı, kabı eğ­meden bir başka kaba aktarmak veya bir akvaryumun suyunu değiştirmek için de bir başka çeşit sifondan yarar­lanılır. Bir lâstik hortum, li biçimine getirilir. Hortumun bir ucu, boşaltılacak kabın içine daldırılır. Hortumun içi sıvıyla dolunca, diğer ucu da doldu­rulacak kaba sokulur veya boşa akıtıl­mak üzere bırakılır. Ancak, aktarma işi yapılırken, boşaltılacak kabın, dol­durulacak kaba oranla yüksekte olması gerekir.

Bir de soda sifonu vardır ki, bazı içki­leri sulandırmakta kullanılır. Bu, ka­lın camdan bir şişedir. Sifon şişesi ba­sınç altında karbonik asitli suyla dolu olduğundan, madensel bir mahfaza ile kaplıdır. Üzerinde bir işletme kolu bu­lunan madensel bir conta, şişenin ağ­zını kapar, işletme kolu, düşey olarak şişeye dalan ince bir borudan, suyun dışarı fışkırmasını sağlar.

mazot sobası

Bu soba ham petrolün damıtılmasından elde edilen ve mazot denilen sıvı yakıt­la çalışır.

Mazot sobası başlıca şu kısımlardan meydana gelmiştir. İçinde hava ve yakıt karışımını alan bir brülörün bu­lunduğu yanma haznesi, yanmış gaz­ları boşaltmaya yarayan bir boru, yü­zeyinde yanıcı gazlar dolaşan ve bu yüz­den çevresinde sıcak hava bulunan bir ısı değişici, ısı değişiciye soğuk hava sağlayan bir soğuk hava haznesi... So­ğuk havanın emilmesini ve dumanın boşaltılmasını vantilatörler sağlarlar.

püskürgeç

Püskürgeç, sıvıları küçücük damlacıklar halinde püskürtmeyi sağlayan bir âlet­tir. Pek çok çeşidi vardır. Kabının bi­çimi ve yapıldığı madde, kullanıldığı yere göre değişir. "Tulumba" veya "pülverizatör" denilen püskürgeçler, genellikle tarımsal ilâçları ve kimyasal sıvıları püskürtmeye yarar. Kadınların tuvalet eşyası olarak kullandığı püskür­geçler ise, kolonya gibi hoş kokulu sıvı­ları püskürtmek içindir. Püskürgecin içinde, ince-uzun iki boru vardır. Bun­lardan biri kaptaki sıvıya basınç verme­yi, öbürü ise basınçlı sıvıyı dışarı gön­dermeyi sağlar.

Tuvalet sifonu

gürültülü olmasına gürültülü bir araçtır ama, onun yararı­nı kimse inkâr edemez. Merak edip evi­nizdeki sifonun içine bakacak olursa­nız, ustaca bir düzenle karşılaşırsınız. Haznenin içinde madenden bir çan ve lâstik ya da plâstik, top biçiminde bir şamandıra bulunur. Çan,kaldıraç ödevi gören bir çubukla, dıştaki zincire bağlı­dır. Hazne suyla doluyken, bu çan, haznenin alt kısmındaki sifon borusu­nun ağzına oturmuş durumdadır. Ça­nın ağız kısmı, su sızmasını önleyecek bir lâstik ya da plâstik conta ile dona­tılmıştır. Zincir çekildiği zaman, çan kalkar ve su, açık kalan sifon borusun­dan, tuvalet küvetine boşalır. Şamandıraya gelince, o da, kaldıraç ödevini gören bir başka çubukla, sifo­nun doldurma musluğuna bağlıdır. Haz­ne doluyken, şamandıra, suyun üstün­de yüzer durumdadır. Zincir çekilip de haznenin suyu boşalmaya başlayınca, suyun seviyesiyle birlikte şamandıra da alçalmaya yüz tutar ve bu arada sifonu doldurma musluğunu açar. Zincir elden bırakılınca, çan tekrar aşa­ğıya inip sifon borusunu tıkayacağın­dan, hazne yavaş yavaş dolmaya ve şa­mandıra da suyla birlikte yükselmeye başlar. Haznedeki su azamî seviyeye ge­lip, şamandıra da yükselebileceği kadar yükselince, sifon musluğu kapanır ve sifon, ağzına kadar dolu olarak, kulla­nılmaya hazır duruma gelir.

termometre

Havanın sıcaklığını ölçmeye yarayan civalı termometre, içinde bir miktar civa bulunan bir cam tüpten meydana gelmiştir. Santigrat, Reaumur ve Fah-renheit olmak üzere üç çeşit termomet­re vardır. Bir santigrat termometresini derecelendirmek için, civalı tüp önce, kaynamakta olan, yâni 100 santigrat derecedeki suyun buharına tutulur. Ci­vanın ısınarak genleşmesiyle, tüpteki seviyesi yükselir ve bir noktada durur. Bu nokta, sabit 100" noktası olarak tespit edilir. Ancak, bu iş yapılırken, hava basıncının belli değerde olması gerektir. Bu da 76 santimetrelik civa sütununun basıncına eşittir. Daha son­ra, sabit 0" noktası belirlemek üzere, tüp, erimekte olan buza daldırılır. Bu defa da soğuğun etkisiyle hacmi küçü­len civa, tüpte alçalır ve belli bir dü­zeyde durur. Bu düzey de sabit 0° nok­tasıdır. Geriye, sabit 100° noktası ile sabit 0° noktası arasındaki mesafeyi 100 eşit bölüme ayırmak kalır. Bu bölün­tüler, incecik çizgilerle tüpe işlenir. Derecelendirmeye 0" den itibaren alta doğru de devam edilir. Reaumur ve Fahrenheit termometrele­ri daha değişik birimlerle derecelendi-rilmiştir. Reaumur termometresinde donma noktası (0) olduğu halde, kay­nama noktası (80) olarak tespit edil­miştir. Fahrenheit termometresinde ise, donma noktası (32), kaynama noktası (212) kabul edilmiştir

higroskop

Higroskop, havanın nemini gösteren bir meteoroloji âletidir. Kapüsen-hig-roskobunu belki de görmüşsünüzdür. Âlet, tahtadan biçilmiş bir kapüsen papazı figürünün arkasına gizlenmiştir. Hava nemliyken, papazın kukuletesi başında durur, hava kuruyken kukule-te kalkar. Bu hareket, nem etkisiyle uzayan bir bağırsak teli aracılığıyla sağ­lanır. Bundan başka, saç telleri de nemli havada uzama özelliği gösterdik­lerinden, bir çeşit higroskop olan higro­metrelerde kullanılırlar. Higroskoplar­da, ayrıca, nemlenince renk değiştiren maddelerden de yararlanılır.

Sarkaçlı saatin sarkacının ucunda, bir vida vasıtasıyla yükseltilip alçaltılabilen bir ağırlık vardır. Saat, bu ağırlığın yük­seltilip alçaltılmasıyla şöyle ayarlanır : Saat geri kabyorsa, ağırlık yukarı, ileri gidiyorsa, aşağı alınır. Böylelikle sar­kaç, bir çeşit "dengelik" ödevini görür. Kol saatleriyle kronometrelerin çalış­masını sağlayan, çelikten bir sarmal yaydır. Bu kurulabilen yayın dış ucu, sabit bir noktaya; öbür ucu da bir ek­sene bağlıdır. Bu eksen, kendi çevre­sinde döndürüldüğü zaman, yayı kurar.

Yay boşanırken, saatin çalışmasını sağ­lar. Sarkaçlı saatteki sarkaç gibi, kol saatindeki sarmal yay da dengelik öde­vini görür.

Her çeşit saatte bulunan diğer bir önemli parça da "saat maşası" dır. Saat maşası, bir yandan düzengece, öbür yandan da çarka bağlıdır. Saat maşası, çarkın aynı yöndeki sürekli hareketini, düzengecin ve sarmal yayın karşıt ha­reketi haline dönüştürür. Düzengecin her salınımında, saatin maşası, çark­tan bir diş atar.

guguklu saat

Guguklu saat, özellikle Fransa'nın do­ğusunda, isviçre'de ve Almanya'da yapı­lan, köy üslûbunda, cicili bicili, sevimli bir "ağırlıklı saat" türüdür. Saatin iki ağırlığı, geleneksel olarak çam kozala­ğından yapılır.

Guguklu saatteki otomat kuşun meka­nizması, ses çarkıyla birlikte dönen ve birtakım kaldıraçları harekete getiren bir kamalı çarktan meydana gelmiştir. Kaldıraçlar bir yandan iki körüğe, öbür yandan da, tüneği üzerinde den­gede duran kuşa bağlıdır. Saatin çalma vakti gelince, otomat kuş, açılan bir kapıcığı kendisi ile bir­likte sürükleyerek, düzenli bir şekilde, çabuk çabuk ilerler. Sonra bir tel, ku­şu, kuyruğundan kaldırarak, onun öne doğru eğilmesini sağlar. Kuşun ağzına bağlı bir başka tel de, gagasının açıl­masını temin eder.

elektrikli saat

Bu sırada kaldıraçlar, kamalı çarkın üzerine kaçarlar; her biri ayrı perde­den bir ses çıkaracak şekilde yapılmış iki körük de, hemen birbiri ardından kapanıverir ve o arada, ormanlarda gu­guk kuşlarından duyduğumuz ya da Beethoven'in ünlü Pastoral Senfonisin'-de dinlediğimiz sesleri çıkarır. Tahtadan yontulmuş minik kuş, saat başını bildirme görevini bitirince, usul­ca yerinden doğrulur ve üzerine kapa­nan kapıyı da beraberinde sürükleye­rek, gözden kaybolur.

ağırlıklı saat

Bugün artık antika bir eser gözüyle bakılan ağırlıklı saat, camlı yüksek mahfazası ve bu mahfazanın içinde ça­buk çabuk salınan, pırıl pırıl bir dolu­nay biçimindeki bakırdan dengeliğiyle gerçekten çok zariftir. Mekanik saatçi­lik çağı, ağırlıklı saatle başlamıştır. Bu tür saatin hareketini sağlayan, bir si­lindire sarılı zincirin ucundaki ağır­lık, zincirin boşalmasına yol açarken, silindiri de döndürür. Silindirin dönü­şüne bağlı olarak, düzenli bir biçimde salınan dengelik, akrep ve yelkovanın hareketlerinin eşzamanlığım sağlar.

calar-saat

Çalar - saat, çalar düzeni olan bir saat­tir. Bu saatin kadranında, akrep ve yel­kovandan başka, incecik bir çalar ibresi vardır. Saatin çaları kurulacağı zaman, bu ibre, çaların çalması istenilen saate getirilir. İlk ağırlıklı çalar - saatler, Al­manya'da, 16'ncı yüzyılda yapılmaya başlanmış ve daha sonra, ağırlığın yeri­ni zemberek almıştır. O zamandan be­ri, çeşit çeşit biçimleri ve sesleri olan çalar - saatler yapılmıştır. Bugün, oto­matik olarak bir lâmbayı yakan, bir ocağı ısıtan, bir müzik dolabını çalıştı­ran çalar - saatler vardır.

Elektrikli saatin diğer saatlerden başlı­ca üstünlüğü, kurulmaya lüzum göster-memesidir. Bu saatin dengeliği, doğru­dan doğruya bir pilin beslediği bir elek­tromıknatısla işler. Dengeliğin her salı-nımında, akım, bizzat dengelik tarafın­dan, devirli olarak kesilir. Çarklar dü­zeninin hareketini bu dengelik sağlar. Elektrikli saatlerin pek çok çeşidi var­dır. Doğrudan doğruya elektrik şebeke­sine bağlanan elektrikli saatlerin içinde bir küçük motor bulunur. Bu motor, saatin mekanizmasını çalıştıracak yayı sürekli olarak kurulu tutar.

düdüklü tencere

Bilindiği gibi, su, normal atmosfer ba­sıncı altında, 100 santigrat derecede kaynar. Ancak, bir sıvının kaynama derecesi, basınçla bir miktar daha yük­seltilebilir. Basıncı yükseltmek için de kapalı bir kap kullanmak yeterlidir. İşte. Fransız fizikçisi Deniş Papin'in 1681 yılında yaptığı ve <I>basınçlı tencere </I>adını verdiği tencere, bu prensibe da­yanıyordu.

Basınçlı tencere, ünlü bilginin de iddia ettiği gibi, yemekleri çok kısa bir süre

içinde ve az masrafla pişiriyor, en kart sığır etini bile, en körpe kuzu eti ka­dar yumuşak hale getiriyordu. Papin'-in tenceresi, sımsıkı kapatılabilen ve kuvvetli ateşin üzerine oturtulduğun­da, içindeki şiddetli basınca dayanabi­lecek güçte olan bir demir silindirden ibaretti. Papin, buna, yine kendi bu­luşu olan bir emniyet supabı da ekle­mişti.

İşte. bugün mutfaklarımızda kullanı­lan ve yemek pişirmeyi çabuklaşlıran düdüklü tencerenin esası bu basınçlı tenceredir.

Bu tür tencereler, ayrıca, ameliyat âletlerinin kaynatılarak sterilize edil­mesinde de yaygın şekilde kullanılmak­tadır.

asansör

Asansör, insanları veya yükleri, yüksek yerlere dikine indirip çıkarmaya yara­yan bir makine düzenidir, ilk asansör, 1867*de Fransız mühendisi Edoux tara­fından yapılmış olup suyla çalışıyordu. Hareket enerjisini sudan alan bu hidro­lik asansör'ler, Avrupa'nın bazı büyük şehirlerinde hâlâ mevcuttur. Edoux'dan sonra, yapımcılar, asansörleri çalıştır­mada, tazyikli havadan ve elektrikten yararlanmayı düşündüler. Bugün yay­gın bir şekilde kullanılmakta olan elek­trikli asansör,1889'da Paris'te ortaya çıkmıştır.

Çağımızın asansörlerinde, kabin, bir elektrik motorunun çalıştırdığı vinç üzerine sarılan kablolara asılı olarak hareket eder. Bu vinç, hız kesici düzen­ler ve elektromagnetik frenlerle dona­tılmıştır. Asansörün kabini ile karşı ağırlığının yer değiştirdikleri kapalı bölmeye kafes adı verilir. Kabinin ve karşı ağırlığın dikine hareketini yöne­ten kılavuz raylardır. Çelikten yapılma, yuvarlak kollardan ibaret bu raylar, ka­fese gömülüdür.

Asansörün emniyet takımı, kapıların otomatik kapanmasını sağlayan kilit­lerden ve kabinle karşı ağırlıkların ray­lar üzerinde durmasını sağlayan pa­raşütten ibarettir. Bu sayede, aşırı hızla inişler frenlenir, askı düzeninin kop­masından doğacak tehlike önlenir. Ma­nevra takımı ise, asansörün kullanılır masına aracılık eder.

NEDEN MEMELİLER DÜNYANIN HAKİMİ OLDULAR

 

Memelilerin başarısı çok fazla ol­malarından kaynaklanmıyor. (Sa­yıları daha fazla birçok hayvan tü­rü vardır. Örneğin sinekler). Bu du­rum, memelilerde beynin çok faz­la gelişmesinden dolayı olmuştur. Bundan dolayı, iyi gelişmiş hafıza­ları vardır ve bilgi edinme ve öğ­renme kabiliyetleri vardır. Bu özel­likle;, memelilere, diğer hayvanla­ra karşı, çok büyük bir üstünlük ka­zandırmıştır.

Bunun yanında, memeliler her ye­re dağılmışlardır, soğuk yerlerden sıcak ülkelere kadar çevreleri­ne çok kolay uyum gösterebilmiş­lerdir. Bu memeliler, etoburlar, oto-burlar, sinek yiyenler ve herşeyi yi­yenlerdir. Geceleyin avlananlar ve sabahleyin etrafta dolaşanlar. Son olarak da, karada yaşayan meme­lilerin yanında, suda yaşayan ve hatta ucan memeliler de vardır

Gökyüzünde memeliler

En iyi uçabilen memeliler, içlerin­de yarasa da olan, Chiroptera ta­kımından olanlardır. Bu hayvanlar­da, ön bacaklar, uzun ayaklarla vücut arasında gergince tutulan bir örtüye bağlı olarak kanada dö­nüşmüşlerdir.

Denizde memeliler

Bazı memeli türleri su çevresine çok iyi uyum göstermeyi başarmış­lardır. Su yaşamına, en iyi adapte olan memeliler Cetacea takımın­dan olanlardır. Bu takımda, balina, yunus balığı ve kılıç balığı vardır.

 

SINIFLANDIRMA

Bugün yaşayan hayvanlar onao-kuz farklı takımda toplanmışlardır. İlerideki sayfalarda, bu takımları ve bu takımlarda en iyi bilinen tür­leri gösteren bir soyağacı vardır. Hayvanlar üç sınıfa ayrılmışlar­dır. Prototheria (Bu sınıfa dahil, sa­dece Monotremes vardır), Allothe-ria (Çoğunlukla yok olmuş meme­liler), ve Theria (Bu yine üç sınıfa ayrılmıştır: Pantotheria, Metatheria. Eutheria).

PROTOTHERİA

Bunlar en ilkel memelileri oluştu­rurlar. Bunlar bir kürkle kaplıdırlar, yavrularına süt verirler. Fakat yu­murta bırakırlar ve uzun gagaları vardır. Prototheria sınıfında sade­ce bir takım vardır. Bu takımın adı Monotrehata'dır ve Yeni Gine ile Avusturalya'da yaygındırlar.

METATHERİA

Yeni doğan metatherialar çok ufaktırlar ve büyükçe olan türler­de bile yavrular 2,3 cm'yi aşmaz­lar ve tamamen savunmasızdırlar. Bu nedenle, marsupium deriler an­nenin karnında bulunan bir çeşit cepte tutulurlar. Marsupium'un içinde süt bezleri bulunur. Burada yavru, annenin sütüyle beslenir ve kendini koruyacak duruma gelin­ceye kadar cepte anne tarafından korunurlar. Bütün metatherialar bir takıma aittir. Bu takımın ismi Marsupial'dır ve büyüklüğü ile şekli değişen türlerden oluşur. Marsupial'İer Avusturalya'da ve Amerika'da yaşarlar.

EUTHERİA

Bunlar memelilerin en gelişmiş ve en çok yayılmış olanlardır. Yavru­lar, annenin içinde uzun bir zaman için kalırlar ve anne, kendi kan da­marlarını yavrununkilerle birleşti­ren, plasenta denilen bir organ yardımıyla yavruları besler. Bu sınıfa ait memelilere aynı zamanda plasentates de denir.

Insectlvora

Bunlar, bütün plasentatelerin es­ki atalarına benzeyen küçük ve il­kel hayvanlardır. Bunlara böcek yi­yici denir, çünkü bunlar böcek yer ve yedikleri böcekleri keskin diş­leriyle çiğnerler. Bunlar memelile­rin en ufak olanlarıdır. Örneğin fın­dık faresi, bu takıma aittir ve boy

lan hiçbir zaman 3.5 santimi geç­mez. Bunlar çok yayılmışlardır.

Dermoptera

Bu hayvanlar ağaçlarda yaşarlar. Vücudu, bacakları ve kuyruğu ara­sında bulunan büyük bir zar yar­dımıyla ağaçtan aşağı süzülebilir. Bunlar, Güneydoğu Asya'da tro­pik ormanlarda yaşarlar.

Chiroptera

Bu hayvanlar uçabilirler ve çok ge­lişmiş olan ayakları tarafından tu­tulan çok uzun zarımsı kanatları vardır. Bunlar daha çok geceleri faaldirler ve uçarken yönlerini bir kayaya çarpıp geri gelen ultraso-nik sesleri algılayarak bulurlar. Bunlar bütün dünyada yaygındır­lar.

Primates

Bunlar elleri ve ayaklan olan me­melilerdir ve insan da bunların ara­sındadır. Maymunlarda ve goriller­de eller ve ayaklar, ağaç yaşamı­na uyacak şekilde gelişmiştir. Ağaçta yaşayan memeliler, Güney

Amerika'nın, Afrika ve Asya'nın sı-| cak bölgelerinde çok bulunurlar. ı Edentata

i Bunların dişleri ya hiç yoktur ya da I dişleri varsa bile minesizdir. Eden-j tata, yemeğini ya yerde çöp araya-| rak ya da, çok uzun tırnaklarının j yardımıyla ağaçlardan bulur. Bun-j lar sadece Orta Amerika'nın güne-! yinde bulunurlar.

I Pholidota

[ Pholidates'lerin vücutları uzun ı boynuz şeklinde dikenler tarafın-' t dan korunur. Bunların hiç dişleri yoktur fakat uzun katlanabilir dil­leri vardır. Bunlar, Asya ve Afrika'­da yaşarlar,

Rodentia

Bütün memeli takımların en büyü­ğüdür. Kemirgenlerin en önemli özellikleri çenelerinin altındaki ve üstündeki kesici dişlerinin çokge-lişmesidir. (Üst ve alt çenede bir çift). Bunlar bütün dünyaya yayıl­mışlardır.

Lagomorpha
Bunlar da kemirgenlere benzerler. Aralarındaki en önemli fark, lago

morfitlerde üst çenede iki yerine dört kesici diş vardır. Bunlar da bü­tün dünyada yaşarlar.

Cetacea

Bunlar su yaşamına en iyi ayak uy­duran memelilerdir. Arka ayakları yoktur ve ön ayakları süzgeç hali­ne gelmiştir. Bunlar dünyadaki bü­tün denizlerde ve bazı ırmaklarda yaşarlar.

Carnivora

Bu memeliler boyları ve şekilleri ol­dukça değişen avcı hayvanlardır. Genellikle uzun kesici tırnaklan (pençe) vardır ve köpek dişleri çok keskin ve güçlüdür. Dünyanın her yerinde yaşarlar.

Pinnipedia

Bunlar, su hayatına adapte olmuş etoburlardan gelmişlerdir. Hem ön hem de arka ayakları süzgece dö­nüşmüştür. Genellikle soğuk de­nizlerde yaşarlar.

Tubulidentata
Köstebek bu takımın tek üyesidir. Afrika'da yaşar ve genellikle bir çe­şit böcek yiyerek beslenir.

 

GÜVENLİK KİLİDİ

Hyracoidea

Bu küçük, grimsi kahverengi me­meliye en yakın olan hayvanın fil olması çok gariptir. Bir tür tavşan olan bu hayvanlar, Afrika ve Gü­neybatı Asya'da, bazıları orman­larda, bazıları ise kayalık alanlar­da yaşarlar.

Proboscidea

Bu takımdan olan hayvanların çok büyük gövdeleri vardır. Bunlardan bir çok tür yaşamıştır fakat bugün sadece iki tanesi kalmıştır. Bunlar, yaşayan en büyük kara hayvanı olan Afrika ve Hindistan filleridir.

Sirenia

Bunlar su yaşamına adapte olmuş otobur hayvanlardır. Arka ayakla­rı vardır. Bu hayvanlar, sıcak su­larda ve bazı Güney Amerika ve Afrika ırmaklarında yaşarlar.

Artiodactyla

Bunlar, üçüncü ve dördüncü ayak parmağı üzerinde duran ve çok güçlü tırnakları olan (toynak) me­melilerdir. Bunlar arasında en önemli ev hayvanları da vardır: Ke­çi, koyun, domuz ve öküz. Bu türler özellikle Amerika ve Afrika'­da çok yaygındırlar.

Perissodactyla

Bunlar genellikle, ayaklarının üçüncü parmağı üzerinde dururlar ve hatta bazı durumlarda (atta olduğu gibi) bu parmak kalan tek parmaktır. Bu türün hepsi otobur-dur ve oldukça çok yayılmışlardır.

 

DEVELER

Arabistan'da veya Kuzey Amerika'daki sıcak çöllerde, insan yaşamı tek hörgüçlü deve olmasaydı imkansız olacaktı. Tek hörgüçlü deve, bu çevreye çok iyi uyabilen bir hayvandır. Bu hayvanın çölde yaşayan yerliler tarafından sütünden yararlanılır ve yük hayvanı olarak kullanılır. And dağlarında uzak bir köye gitmek isteyen bir kişinin ulaşım aracı Lama'lardır. Yüzeyde, Lama'ların ve tek hörgüçlü develerin yaşamak için bir tek sebepleri vardır- İnsana gereklidirler. Fakat, zeologlar bu hayvanların başka sebepleri de olduğunu düşünüyorlar.

AYNI KÖKENDEN

Birbirlerinden farklı gözükmelerine rağmen, tek hörgüçlü deve ile la­malar aynı aileden gelmişlerdir; Camelidae. Bu ailenin temsilcileri Asya, Kuzey Afrika ve Güney Amerika'da yaşarlar. Fakat bu hayvanlar birbirlerinden o kadar uzak yaşıyorlarsa nasıl aralarında bağiantı kurulabilir? Bu durum, dünyadaki canlıların ya­yılışını inceleyen bilim dalı, zeocoğ-rafya ve organizmaların fosillerini inceleyen paleontolojiyle açıklana­bilir.

On milyonlarca yıl önce ilki came-lidoe ailesine ait bir üye Kuzey Amerika'da ortaya çıktı. Uzun bir süre Kuzey Amerika'da yaşamaya devam ettiler ve bir süre sonra bu ailenin bazı türleri o zamanlarda Amerika ile Asya'yı bağlayan bir kara köprüsüyle Güney Amerika'­ya geçtiler. Bu türün torunları la­malardır ve bunlara benzer türler Güney Amerika'da bulunmaktadır.

İki hörgüçlü ve tek hörgüçlü deve­ler Afrika'da yaşarlar. Bu zamana kadar bu ailenin Kuzey Amerika'­da yani ilk ortaya çıktıkları yerde hiç bir türü kalmamış,hepsi Ölmüş­tür.

LAURASİA VE GONDVVANA

Dünyada ilk memeli ortaya çıktığı zaman, 150 milyon yıl önce dün­yada iki büyük kıta vardı; Laurasia ve Gondvvana. Bu kıtalar birbirle­rine çok yakındılar ve hatta, belki de bazı yerlerde birleşmişlerdi bi­le.

İlk memelilerin bu büyük kıtaların hangisinde çıktığı tam olarak bilin­miyor. Fakat en eski fosiller Kuzey Amerika'da bulunmuştur. O za­manlarda, kıtalar arasında bağlantı olduğundan bu memeliler kolaylık­la dağılabilmişlerdir. Fakat kısa bir süre sonra, bu büyük kıtalar yer hareketleriyle, daha küçük kıtala­ra ayrılmışlardır ve böylece bölge­lerde yaşayan hayvanlar değişmiş­tir.

9 Şubat 2010 Salı

Memeliler

 

YAVAŞ BİR EVRİM

Pelicosaurus 280 milyon yıl önce yaşadı. Sırtında kocaman bir yele bulunan bir büyük sürüngendi. Ye­lesini güneşe döndürerek kendisi­ni ısıtabilirdi. Büyük vücudunu göl­geye saklayarak gerekliği zaman vücut ısısını azaltabiliyordu. Bunlar yok olmadan önce, bu sü­rüngenler Terapsidlere dönüştü

ler. Bunlar vücut ısılarını kolaylık­la kontrol edebiliyorlardı. Fakat atalarının yelelerini kaybetmişler­di.

Çoğu Terapsidler yok olmuşlar­dır. Çünkü o zamanlar dünyada hüküm süren sürüngenlere yenil­mişlerdi. Fakat, fareden büyük ol­mayan, ufakları yaşayabilin işlerdir. Bu hayvanlar, vücut ısılarını daha iyi kontrol edebilmeyi başardılar ve

o zamanlar, sürüngenler soğuktan korunmak için, geceleri, bir yere girme ihtiyacı duyarlarken bunlar dolaşabiliyorlardı. İkinci çağın so­nuna doğru sürüngenler yokolma-ya başlayınca yeni hayvan türleri ortaya çıktı. Milyonlarca yıl sonra, memelilerin yayılması daha önce sürüngenlerin yayılması kadar hızlı oldu. Tik birkaç utangaç memeli­den, halen bugün de yaşayan dört-bin memeli türü oluşmuştur.

MEMELİLERİ AYIRMA

Memelileri diğer türlerden ayırmamıza yardımcı olacak iki özellikleri vardır. Bu iki özellik, süt bezleri Bunun varlığı ve derisinin tüyle kaplı olmasıdır. Fakat çok ender de ol'sa bazı durumlarda tüy yoktur. Bu'nun yanında, memelilerde yavrular ana karnından çıkarlar (yumur- tadan çıkmazlar) ve doğar doğmaz Her büyük halinin minyatür bir kopyası halindedirler. Diğer omurgalılar suda yavru doğuran çok az tür vardır.

Bu iki ana özellikle beraber, memelilerin daha birçok tipik özellik­leri vardır. Fakat bu özellikler o ilk tiki özellik kadar geçerli değildir. Aşağıdaki keçi, o geviş getiren hayvanlara tipik bir örnektir.

Kalp
Her memelinin kalbi dört boşluğa ayrılmıştır. Kalbin, sağı ve solu bir­birinden tamamen ayrılmıştır. Bu sebepledir ki, atar damardan gi­den kanla, toplar damardan gelen kan hiçbir zaman karışmazlar

Boyun omurgası

Sirenia ve Edentata takımına ait türler hariç, bütün memelilerde, boyun uzunluğuna bakmaksızın, yedi omurga kemiği vardır. Bu du­rum zürafanın boynunda bile ge­çerlidir.

Çoğu geviş getiren hayvanla (örneğin keçi) süt bezleri, hayvan memesi denilen torba gibi bir yapıda toplanmışlardır. Memeliler bu ismi, süt bezlerinden dolayı almışlardır ve bu kelime Latince'de. martıma kelimesinden gel­mektedir.

Memelilerin derisi, diğer omurga­lıların tersine, tüylü dokudur ve de­ride iki tip bez vardır: Bunlardan bi­ri yağ bezleridir. Bu bez yağlı bir madde salgılayarak, tüyleri korur, diğer bez ise ter bezidir. Birçok ar­tık, vücuttan, deri kanalıyla, ter aracılığıyla atılır; aynı zamanda, te­rin buharlaşması sonucu oluşan soğukluk, vücut ısısını ayarlar.

Hayvanların Sınıflandırılması

Melek balığı

15. Kaplumbağa

 

Ayı

16. Köpek balığı

 

Yengeç

17. Kurbağa

 

Kelebek

18. Kobra

 

Sülük

19. Eşek arısı

23. Kedi balığı

Denizanası

20. Çakal

24. Hamamböceği

). Penguen

21. Devekuşu

25. Fok balığı

1. Şahin

22. Goril

26 Tilki

 

 

Bazıları yüzebilir, bazıları uçabilir ve diğerleri yürüyüp zıplayabilir, Büyük hayvanlar ve küçük Hayvanlar vardır. Her hayvanın kendi şekli ve disine has özellikleri vardir.

TÜR NEDİR?

Yukarıdaki örnekte iki hayvan aynını türdendir. Bunlar, 13 numaralı (kurt) ve 20 numaralı (çakal) olan vardır, ikisi de kurt türündendir. Fa kat nasıl emin olabiliriz? iki hayvanın aynı türden olduğunu hangi kurala göre söyleyebiliriz.

Bu çok zor bir sorudur ve bugün ne kadar hâlâ tatmin edici bir cevap bulunamamıştır. Fakat, bütün jeologlar bütün hayvanların doğal gruplara ayrılabileceklerine inanıyorlar. Aynı türden iki hayvan, kar

şı cinsten oldukları zaman çiftleşe-bilirler ve çocuk doğurabilirler.

Bu tanım çoğu durumda geçerlidir. Fakat her durumda geçerli değildir. Örneğin, ayrı türlerden olan at ve eşeğin çiftleşmesinden katır çıkar. Bu durumda, türlerin hakkındaki bilimsel tanım geçerli olamıyor. Fakat biraz daha ileri gider sek, bu teori çok daha başarılı olur

Katır güçlü ve dayanıklı olmasına rağmen kısırdır (Çitleşemez). Bu nedenle, iki hayvan çiftleşebilir ve çocuk doğurabilirse ve yavruları da kısır değilse, aynı türdendir.

Kurt, İtalya'da lupo olarak bilinir. Fransa'da loup ve İspanya'da lo-bo. Fakat dünyadaki herkesin kurt kelimesini anlaması için, hayvan­lar ve bitkiler dünyasındaki diğer şeyler gibi, kurta da uluslararası bir isim verilmiştir; canis lupus. Bu iki isim de Latince kelimeden gelmek­tedir ve bu isimler bütün dünya ta­rafından kabul edilmiş ve bilim ala­nında geçerli tek isimdir. Hayvan­ları iki Latin ismiyle çağırma fikri İs­veçli büyük doğa bilimcisi Linnae-us tarafından ortaya atılmıştır. Hay­vanları bu şekilde isimlendirme sistemi, 1758'den beri kullanılmak­tadır ve bu sistem Systema Naturae kitabında açıklanmıştır.

Sistem ve kategoriler

Her hayvana iki isim verilmesi, eğ­lence değil çok büyük bir gereksin­meden dolayıdır: Türleri gruplama ve daha küçük kategorilere ayır­mak için. Yani lupus (ikinci keli­me), kurtun asıl ismidir ve bu isi­min başında, Canis kelimesi var­dır. Canis, bir çeşit, kurdun soya-dıdır. Çünkü bu isim birbirine ben­zeyen hayvanlara verilen genel isimdir. Örneğin, ev köpeği canis familiaris, çakal, canis latrans; din­go, canis dingo ve sırtlan, canis mesumelas'dır. Yani, lupus türü belirlerken (kurt), Canis (ilk harfi büyüktür) daha yüksek bir katego­r iyi

katego­riyi gösterir; cins. Lİnneaus'un Systema Naturae adlı

kitabından dolayı, Systema isnl verilen karmaşık sıralama bilimi daha başka birçok kategori kulF;] nır. Büyüklük sırasına göre ani kategoriler: Tür, cins, aile, takırrl sınıf. Fakat aynı türden olanlar h«l zaman birbirleriyle aynı değildirlej

Bu durum, bu türden olanlarl farklı yer ve zamanlarda yaşam I larından dolayı ortaya çıkar (Hal van türleri bulundukları çevrejl uymaya çalışırlar). Bu nedeni* hayvan türleri daha küçük sınıflar! (alt türlere) ayrılır ve bu durumdl üçüncü bir Latin ismi koyulur. Cİ neğin insanın bilimsel ismi (Hom| sapiens, sapiens).

TÜRLERDEN KRALLIĞA

Aşağıdaki örneklerde daha yüksek

kategorilere çıktıkça (türlerden

krallığa) hayvanların birbirlerinden

daha farklılaştığı görülmektedir.

Türler

Birbirlerine benzeyen hayvanlar

aynı türdendiler ve bunlar başka türlerden bazı özellikleriyle ayrılır­lar. Örneğin, kurt diğer benzer tür­lerden farklıdır. Çünkü, daha bü­yüktür, burnu uzundur, güçlü ka­fası vardır. Kalın bir kuyruğu var­dır ve sarımsı kahverengi renklidir.

Cins

Türlerin en sunî kategorisi olan cins, birbirine benzeyen türlerden oluşmuştur. Kurtun içinde bulun­duğu Canis türünde sekiz memeli vardır. (Köpek, çakal, sırtlan, din-go ve kurt).

sunî kategorisi olan î benzeyen türlerden Kurtun içinde bulun-üründe sekiz memeli ık, çakal, sırtlan, din-

Aile

Aynı cinsten oluşan gruplara aile denir. Genellikle aileye verilen isim, bu aileyi en iyi simgeleyen cinsin ismine 'idae', harfleri geti­rilerek oluşturulur. Bu nedenle kur­tun bulunduğu aileye 'Canidae' denir.

Takım

Sınıf, doğal ve sistematik bir kate­goridir. Çünkü, bu gruba dahil

Bu birbirleriyle ilişkili ailelerden oluşan bir gruptur ve türler gibi ke­sin bir kategori değildir. Örneğin, aşağıdaki örnekte, kurt, fok balı­ğı ve diğer etobur memeliler gös­terilmiştir ve bunlar Carnivores (etobur) takımına aittirler.

olanlar iyi tanımlanmış ve koli ayırdedilebilen hayvanlardır. £ lara örnek olarak mammalia ı meliler), aves (kuşlar) ve rer. (sürüngenler) verilebilir.

Filum

Bu tip çok büyük sistematik k goridir. Bu gruba ait olan sini daki türler farklıdır. Fakat yinı bazı ortak özellikleri vardır, bağlılık hayvanların anatomik pılarından doğmaktadır. Örne omurgalılar (omurga kemiği c lar) veya omurgasızlar.

Krallık

Bu en büyük sistematik kateç dir. Bütün yaşayan organizm iki krallığa ayrılırlar, hayvanla, bitkiler.

BELİRLEME

'Zoeloglar hayvanları evrim tarihle­rine göre ve çeşitli iç ve dış etken­leri dikkate alarak sıralarlar. Fakat, Sıralama yaptıktan sonra, jeolog­ların sorunu türleri tanımlanabilir Sapmak oldu. Sonsuz hayvan lis­esine bakmak ve hepsinin özellik-<I>İ</I><I> </I>erine bakarak, gruplamak imkân­sızdır, çünkü çok fazla hayvan var. Bir milyondan fazla tür biliniyor).

3u nedenle zoologlar ikiye ayıra ayıra, adım adım ilerleyerek türle-i tanımlamışlardır ve anahtarlar çı-«armışlardır. Bu nedenle bir hay­danın hangi filuma ait olduğunu mnlamak için ikili anahtarlar vardır, puradan filumalar ayrıldıktan son-

ra sınıfı, buradan da takımı ve di­ğerlerini çıkardılar.

Bu tanımlamaların nasıl işlediğini anlamak için aşağıdaki örneğe ba­kın. Buradan, Panthera cinsine ait olan beş büyük kediyi ayırt etmek mümkündür. Örneğin bir aslanı ayırt etmeniz gerektiğini düşünün ve iki tanımı olan, birinci sayıdan başlayın: Düz veya desenli bir de­ri, doğru alternatifleri seçin, oklar sizi doğru isme götürecektir: Panthera leo.

Fakat, diğer tarafta, leoparı tanım­lamak isteseydiniz daha uğraşmak zorunda kalacaktınız. İlk tanımla-

mayı seçtikten sonra (düz veya de­senli olması) ikinci bir tanımı seç­mek zorunda kalacaksınız: nokta­lı veya çizgili.

Leoparın derisinin noktalı olduğu­nu saptadıktan ve okları takip et­tikten sonra, hayvanın noktalarının çok belirli olduğu ve hatta karnın­da bile (üç numaralı özellik çifti) noktaların bulunduğunu görecek­siniz. Aynı zamanda, en büyük noktalarının merkezinde bir işaret olmadığını (dördüncü özellik çifti) fark edeceksiniz. Bu noktada ok, başka bir özellik çiftini gösterece­ğine hayvanın ismini gösterir: Panthera pardüs.

Uzak geçmişte, bazı sürüngen çeşitleri sert iklime bugüne kadar, hayvan dünyasında eşi görülmemiş bir şekilde tepki gösterdiler. Vücut ısılarını yükselttiler. Bugün, bu eski türler dünyamızdan kayboldular. Fakat bunların ufakları kaldılar. Milyonlarca yıl önce yokolan bu eski sürüngenler Terapsidlerdir. 250.000.000 yit önce, üçüncü çağda dünyada çok yaygındılar.

PELİCOSAURUSTAN MEMELİLERE

Memeliler eski sürüngenlerin to runlardır. Bu sürüngenler Pelico­saurus ve Terapside grubundandı-lar. Bu, hayvan gruplarının özeti­dir.

Pelicosaurus: ilk çağın sonların­da yaşadı ve sırtında çok büyük bir kemik yapısı vardır.

Terapside: Genellikle ikinci çağın Terapside ilk yarısında yaşadılar. Bunlar bü­yük bir olasılıkla vücut ısılarını kontrol edebiliyorlardı. Memeliler: İkinci çağın ortalarına doğru ortaya çıktılar; vucüt ısıları- Memeli nı tamamen kontrol edebiliyorlar­dı. Bu durum; bu memelilerin, sı­caklık ve soğukluğa bakmaksızın bütün dünyaya yayılmalarına ve yaşayabilmelerine sebep oldu.

Enerji

Enerji çesitleri

Birçok enerji tipi vardır ve bunlardan bazıları diğer tip enerjiye çevrilebilirler. Basştada sölyledigimiz  gibi güneşten gelen nükleer enerji bitki ve hayvanlar yolu ile   insanın yiyeceği haline gelmektedir. Böylece,  nülleer enerji yük  hayvanları bitkileri yiyince beygir gücüne ve insanlar tarafından yenince  insan gücüne  dönüsmektedir.

Diğer bir yağgın enerji bicimide elektirik enerjisidir. Elektirik enerjisi elde  etmenin yolu  s gücünün kullanıldığı barajlardır. Elektriği elde  etmenin  diğer bir yoluda petrol gaz ve kömürüm yakıldığı termik santrallerdir. Gel git olayıda günümüzde  elektrik üretiminde kullanılmaktadır. En yeni güç istasyonlarında  nükleer enerjiden yararlanılmaktadır. 20. yüzyılın başında  atom parçalanabildi. Sonrada bir zincileme  reaksiyonla güçlü bir elektrik kaynağı oluşturabildi. Bu güç ilk olarak ikinci dünya savasında japonyada nagazaki ve hiroşimaya  atom bombası atılarak kullanıldı. Günümüzde  nükleer güç elektrik elde  etmenin yanında  tıpta ve ulaşımda da kullanılmaktadır. tıpta kansere yol acan bazı hüçrelerin ölmesi için radyo aktiviteden yararlanılmıştır.