14 Şubat 2010 Pazar
dizel lokomotifi
su ve kömür vagonu
Lokomotifin çalışması için gerekli suyu ve kömürü taşıyan vagonun bir haznesi, bir de deposu vardır. Su haznesi, ağırlığının her. dingil üstüne eşit olarak bölünebilmesi için at nah biçiminde yapılmış olup, lokomotife eklemli borularla bağlıdır. Kömür deposu ise vagonun orta kısmındadır. Lokomotifte kömür yerine sıvı yakıt kullanılıyorsa, buharlı ısıtıcılarla donatılmış bir yakıt deposu vardır. Banliyö trenleriyle manevra lokomotiflerinde, su haznesi ve yakıt deposu, lokomotifin içindedir.
Günümüzün dev lokomotiflerinde su ve kömür vagonları,
Buharlı lokomotif
Buharlı lokomotif, bugünkü gelişmiş haline gelinceye kadar, birçok değişiklik geçirmiştir.
Buharlı lokomotif başlıca üç bölümden meydana gelmiştir: Basınç altında buhar oluşturan kazan, buhar makinesi, şasiyi ve tekerlekleri içine alan taşıt. Kazan, lokomotifin en önemli parçalarından biridir. O da üç kısımdan yapılmıştır: Bir yanma odasıyla birlikte bir ateş ocağı, içinden, ocağın kızgın gazlarının dolandığı borular geçen ve su kitlesine gömülü olan silindir, üstünde bacası bulunan dumanlik. Silindirlerden çıkarken basıncı azalmış buhar, olanca gücüyle sürüklediği gazların, bacanın altındaki salma deliğinden bacaya çekilmesini sağlar. Bu da, parçalanmış veya toz kömürün yanmasını alabildiğine hızlandırır. Toz halinde püskürtülecek taş kömürünün, bir yükleme makinesiyle, doğrudan doğruya kazana aktarılabilmesi gibi bir kolaylığı da vardır. Ancak, mazotla ısıtmada da, yakıt otomatik olarak verildiğinden, bu usûl çok daha elverişlidir. Lokomotifin silindir kısmı üzerinde bir buhar alma kubbesi vardır. Bu kubbe, ikili boruyla buharı silindire gönderir, ikili boru, regülatör denilen bir valfı, gerektiği zaman açar ya da kapar. Makinist, lokomotifi yürütmek veya durdurmak için, hu valfı bir demir çubuk vasıtasıyla çalıştırır.
Lokomotifin pistonlu buhar makinesinde, sağda ve solda olmak üzere, en azından birer silindir yer alır. Bu silindirler, aralarında birleştirilmiştir. Çekmecelerden ya da supaplardan geçerek silindirlere giren ve pistonların çevresini saran buhar, pistonları çalıştırma görevini yaptıktan sonra yine bu çekmecelerden veya supaplardan çıkar. Pistonların düz bir doğrultu boyunca gidip gelerek çalışması, hareket kolları ve manivelalar aracılığıyla, tekerlekleri çeviren güce dönüşür. Buhar dağıtıcısı görevini yapan çekmece, döner bir dingilin üzerine takozlanmış eksantriklerin çalıştırdığı bir kulisle harekete geçer. Kulis, bir marş şanjımanına bağlıdır. Makinist bu marş şanjımanını bir kol ile işletir. Bu kol ayrıca, pistonlar-daki buharın genleşme derecesini ayarlar. Böylelikle, buhar gücünün, alt edilecek dirençle orantılı tutulması sağlanır.
Kazanla buhar makinesinin üstünde bulundukları şasi ise, birbirine kuşaklarla çok sağlam bir şekilde bağlanmış iki ana kirişten meydana gelir. Bu şasi, makaslarla tekerleklerin üzerine oturtulmuştur. Makaslar birbirlerine den-geliklerle bağlıdır. Bu dengelikler, yükün makaslar üzerine eşit olarak ve değişmez bir şekilde binmesini sağlarlar. Bu dengelikler ve onların yanı sıra denkleştirme ağırlıkları olmasaydı, tekerlekler yalpalardı. Bugünkü buharlı lokomotiflerin yapısı son derece karmaşıktır. 3300 beygirgücünde, ağırlığı 130 tonu bulan dev lokomotifler vardır.
Motosiklet
Bisiklete, silindir sığası 50 santimetre-küpü geçmeyen, yardımcı bir patlamalı motor takılırca, motorlu • bisiklet olur. Silindir sığası 50 santimetreküpten fazla olan ve 125 santimetreküpü de geçmeyen motosiklete hafif motosiklet adı verilir.
Normal bir motosikletin silindir sığası ise, 125 santimetreküpün üstündedir. Bu güçteki motosiklet oldukça sağlam yapılmıştır. Araçta iki kişinin rahatça oturabileceği bir büyük semer ya da bir semerle bir arkalık vardır. Amortisörlerle iki parçadan yapılmış, iç içe gire-
bilen bir maşa, yaylanmayı sağlar. Fren düzeni kuvvetlidir. Benzin deposu semerin önünde olup, havanın direncine az uğrayacak biçimde yapılmıştır. Deponun altında ve kadronun ortasında motor bulunur. Motosiklet motorları genellikle tek ya da iki silindirli olur. Uç veya dört silindirli olanları da vardır. Motorun çalışmasıyla meydana gelen güç, hareket enerjisi halinde, bir zincir vasıtasıyla arka tekerlek miline iletilir. Zincir, yağ dolu ve sızdırmaz bir kapalı kutu içinde saklıdır. Bu yağ kutusu, zinciri tozdan, kumdan koruduğu gibi, kaygan tutarak onun verimini artırır, ömrünü uzatır ve güvenli çalışmasını sağlar. Motora ilk hareketi veren marş motoru, sağ ayakla kullanılan marş pe-dalıyla çalıştırılır. Marşa basılınca, mo-
torun miline bağlı olan pinyon dişlisi ile sektör dişlisi harekete geçerek motoru işletir. Motorun çalışmasıyla meydana gelen güç, vites kutusu aracılığıyla arka tekerleğe iletilir. Motosiklette vites, ayak selektörüyle değiştirilir. Aynı iş, hafif motosikletlerde, sol gidon üzerinde bulunan döner tutamağı çevirmek suretiyle yapılır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, İtalya'da yapılan Vespa ve Lambretta mar ka sfcuter'ler, açık kadrolu, hava direncine pek kolay karşı koyabilecek biçimde imâl edilmiş, son derece rahat, orta silindirli motosikletlerdi. Ancak bu araçlar, denge bakımından sakıncalıydılar. 1960'tan sonra çıkan motorlu-bi-sikletler ve hafif motosikletler, skuter'-lerin gözden düşmesine yol açtı.
13 Şubat 2010 Cumartesi
oto koltuğu güvenliği
11 Şubat 2010 Perşembe
bisiklet
bisiklet
Bisiklet, insan gücüyle yürütülen, iki tekerlekli bir taşıt aracıdır. 1790 yılına gelinceye kadar, iki tekerlekli bütün taşıtların tekerlekleri birbirine paraleldi. O tarihte Kont Sivrac, tekerlekleri yan yana değil de, arka arkaya olan ve bugünkü bisikletin ilkel bir örneği sayılabilecek bir araç yaptı. Bu tekerlekler, aynı zamanda üzerine oturulabilecek bir tahta parçasıyla birbirlerine bağlıydılar. Kont'un Fransızca'da "hızlı-gider" anlamına gelen "selerifer" adını verdiği bu araç, eller düşey bir kola tutunmuş olarak ve ayakları art arda yere vurup hız almak suretiyle yürütülebiliyordu. Daha sonra, Fransız Büyük Devriminin Direktuvar döneminde, gösteriş düşkünü gençler, bu araca pek merak sardılar. O çağda, oturulacak yerleri at, deniz kızı, yılan ya da aslan biçiminde olan ve "velosipet" denilen bisikletler ortaya çıktı. 1818 Nisan'mda, Paris'liler, Tuileries Sarayı'nın bahçesinde, Baron Drais von Sauerbronn'u, kendi buluşu olan oynar-direksiyonlu bir "velosipet"le dolaşırken gördüler. Bu âlet, çok geçmeden, Fransa'da ve ingiltere'de büyük ilgi gördü. 1855'te François-Pierre Michaux adındaki araba yapımcısı, bisikletin ön tekerleğinin miline bir pedal takmayı denedi. Böylece, bisikletin hızı, hareketi sağlayan ön tekerleğin çapına bağlı oluyordu. Bunun sonucu olarak, ön tekerleğinin çapı 1,5 metreyi bulan, arka tekerleği ise oldukça küçük bisikletler yapıldı. Ne var ki, bu bisikletlerin üzerinde dengede durabilmek, gerçekten cambazlık isteyen bir işti. Araçta bir fren düzeni de yoktu. Binici, ancak bisikletten atlamak suretiyle inebiliyordu. 1879'da ingiliz Lawson, pedalın hareketini bir zincirle arka tekerleğin miline iletmeyi gerçekleştirdi. Aracın ön tekerleği yine büyük çaplıydı. 1885'te J. K. Starley, iki tekerleği de aynı çapta olan bir bisiklet yaptı; "Rover" adını verdiği bu bisikletin bugünkü bisikletlerden pek farkı yoktu. Daha sonra bisiklete, araç hızla giderken ya da bir yokuşu inerken, pedalın dönmemesi için zinciri boşa almayı sağlayacak düzen ile fren ve vites düzenleri ilâve edildi.